İSRAİL: “ŞIMARIK OĞLAN”IN “ŞAMAR OĞLAN”INA DÖNME ZAMANI GELDİ.

TARİH BOYUNCA İSRAİL-TÜRKİYE İLİŞKİLERİ

Türkiye-İsrail ilişkileri 28 Mart 1949 tarihinde Türkiye’nin İsrail’in bağımsızlığını tanımasıyla başladı. Böylece Türkiye İsrail’i tanıyan halkının çoğunluğu Müslüman olan ilk ülke oluyordu. Türkiye’nin Yahudi bir ülke olarak kurulan İsrail’le ilişkilerini Türk topraklarında Yahudilerin varlığının bir parçası olarak düşünürsek bu tarihi çok daha öncelere (15. yüzyıl) götürmek mümkündür. 1491 yılında 200.000′den fazla Yahudi Engizisyon tarafından İspanya’dan sınır dışı edildiğinde Osmanlı Devleti bu insanları topraklarında yerleşmeye davet eden tek ülke olmuştu. Bu tarihten sonra Yahudiler Osmanlı tarihinde çok önemli bir rol oynadılar. Özellikle 16. yüzyılda Yahudiler Osmanlı sarayında hekim, banker, diplomat görevlerini üstlendiler. Daha sonraları saraydaki etkileri azaldıysa da Osmanlı tarihi boyunca ticaret, sanayi ve bankacılık dallarında her zaman ön planda kaldılar.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan sonra da Türk-Yahudi ilişkileri dostluk düzeyinde gelişmeye devam etti. Bazı çevreler tarafından Türkiye-İsrail ilişkileri Türk hükümetlerinin laikliğini test etmek için bir gösterge olarak görülmektedir.

1933 yılında Almanya’da Hitler hükümetinin başa geçmesiyle Türkiye Yahudileri açısından iki önemli olay gerçekleşti. Bunlardan ilki, Almanya ve Avrupa’nın diğer ülkelerinden Türkiye’ye göç eden Yahudi profesörler; ikincisi ise 1934 Trakya Olayları’dır.

19933 Almanya’sında yürürlüğe konan yeni kanunlardan bir tanesinin 3. basket nike ve 4. maddesinde Ari ırk’tan olmayan veya milli devlet için tehlike arz eden memurların zorunlu emekliye ayrılmasından bahseder. Böylece, yasalar gereği o dönemde Almanya’daki bütün Yahudi bilim adamları işlerinden atılır.[1] İşsiz kalan bu bilim adamlarına dünyanın diğer bölgelerinde iş bulmak amacıyla İsviçre’de Albert Einstein başkanlığında bir dernek kuruldu. Dernek genel sekreteri Profesör Schwartz dönemin Milli Eğitim Bakanı Reşit Galip’le görüşüp başta İstanbul Üniversitesi olmak üzere Türkiye’de profesörlük yapmak amacıyla 34 Yahudi bilim adamına iş imkânı sağladı. buy mu legend zen Konuyla ilgili olarak Reşit Galip “İstanbul’u fethettiğimiz zaman hata ettik. Bizans ilim adamlarını elimizde tutamadık. Onlar Avrupa’ya gidip Rönesans’ı gerçekleştirdiler, şimdi bunu telafi edeceğiz” dedi. Buna ithafen Profesör Schwartz “Bir değil otuz dört kere evet alıyoruz” diye telgraf çekti. Aralarında Nobel ödülleri de kazanan bu profesörlerin yanı sıra ilerleyen zamanlarda Almanya’dan Türkiye’ye Alman profesörlerin göçü devam etti.[2]

Öte yandan Nihal Atsız, Orhun dergisinde Yahudilere karşı bir ihtar yazısı yazdı:

Yahudi denilen mahlûku dünyada Yahudiden ve sütü bozuklardan başka hiç kimse sevmez. Çünkü insanlık daima kuvvete, kahramanlığa ve iyiliğe tapındığı halde Yahudi zilletin, korkaklığın, kötülüğün ve seciyesizliğin örneği olmuştur. Dilimizdeki “Yahudi gibi”, “çıfıtlık etme”, “çıfıt çarşısı”, “havraya benzemek”, “Yahudiden yumurta alan içinde sarısını bulamaz” gibi sözler bu alçak millete ırkımızın verdiği değeri gösterir. Almanya’dan kovulan Yahudileri kabul etmek misafirperverliğinde bulunan Fransa’da bile Yahudiler hakkındaki en basit iltifatın “pis Yahudi” terkibi olduğunu o memlekete gitmiş olan arkadaşlarımız söylüyor…İkide bir Yahudileri Türkleştirme cemiyetleri kurarak bizi kandırmağa çalışacaklarına namuslu Türk tebaası olarak kalsınlar yetişir.Çünkü biz onların Türkleşeceklerini asla ummadığımız gibi bunu istemeyiz de. Çamur ne kadar fırına verilse demir olmayacağı gibi Yahudi de ne kadar yırtınsa Türk olamaz. Türklük bir imtiyazdır, her kula, bilhassa Yahudi gibi kullara nasip olmaz.

Onlara yapılacak ihtar şudur: Hadlerini bilsinler. Sonra biz kızarsak Almanlar gibi Yahudileri imha etmekle kalmaz, daha ileri giderek onları korkuturuz. Malum ya ataların sözüne göre Yahudi’yi öldürmektense korkutmak yektir.[3]

İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanya’sı ile çok iyi ilişkiler geliştiren Türkiye’de en çok Yahudiler paniğe kapıldı. Fakat Türkiye, II. Dünya Savaşında tarafsızlık kararı alınca Türk Yahudileri açısından durum biraz rahatladı.1944 yılında ise Adolf Hitler ve Nazizm yıkılma eşiğine geldi. Bu durum Türkiye’nin Balkan Yahudileri için yaptığı yardımların açık ve kitlesel olmasına olanak sağladı. nike femme Avrupa’dan binlerce Yahudi kurtarıldı ve Filistin’e geçiş olanakları sağlandı.

Daha önce din ve ırk şartı arayan Türk Harp Akademileri bu koşulları kaldırdığını açıklayınca iki Yahudi genci Harp okuluna başvurdu.[4] Bu haber üzerine sevincini saklamayan Orhan Seyfi Orhon şunları söyledi:

Harp Okuluna girmek istemek, Türklüğü, Türk harsını, Türk vatanını candan sevmek ve benimsek demektir… Ben şimdiden bu iki Musevi vatandaşın birer Türk subayı halinde, kılıçlarını vatan sevgisi gibi havada parıldatarak yıllarca ayrı kalmış bir cemaati muzaffer adımlarla milli birliğe doğru çekip götürdüklerini görür gibi oluyorum.[5]

TC. Dışişleri Bakanlığı’nın verilerine göre günümüzde Türkiye’de yaşayan Yahudilerin sayısı 25.000 civarındadır. Nike Air Max Baskets Türk Yahudilerinin yaklaşık 22.000′i İstanbul’da, 2.000′i İzmir’de ve geri kalan kısmı da Ankara ve Adana’da yaşamaktadır. [6] Bugün Türkiye’de yaşayan Yahudilerin yaklaşık % 96′sını oluşturan Sefaradlar’ın sayısı 24.000 civarındadır, %4′ü oluşturan Aşkenaz Musevilerin sayısı 1.000 civarındadır. Çok az da olsa Karaim mezhebine bağlı Musevi İstanbul’da yaşamaktadır. Ladino dili (Yahudi İspanyolcası) 65 yaş üzeri kişiler tarafından konuşulur, 65 yaşın altındaki Museviler tarafından anlaşılsa bile artık konuşulamamaktadır. adidas stan smith Bu yüzden Ladino ciddi bir yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır.

Halen İstanbul’da 19 sinagog hizmettedir ve en eskisi 1992 yılında 500. Yıl Vakfı tarafından restore edilen Balat Ahrida Sinagogu’dur. En büyük ve başlıca sinagog ise ünlü Neve Şalom Sinagogu’dur. Bir süredir artık hizmette olmayan 17. yüzyıldan kalma Karaköy’deki Zülfaris Sinagogu ise 500. Yıl Vakfı tarafından Türk Yahudilerinin Türkiye’deki 500 yıllık geçmişlerinin tarihçe özetini dünya kamuoyuna sunmak amacı ile müze olarak düzenlenmiş ve Kasım 2001 tarihinde 500. Yıl Vakfı Türk Musevileri Müzesi adıyla hizmete girmiştir.

İstanbul’da iki ve İzmir’de bir hastanesi, çok sayıda vakıf, hayır ve yardım kurumları, İstanbul Ulus’ta bir ilk ve ortaöğretim kompleksi bulunan Ulus Özel Musevi Lisesi, toplumunun 1543 yılında başlayan uzun ve parlak bir Türk-Yahudi basını (5.000 tirajlı Şalom gazetesi) gibi geçmişi mevcuttur. Ayrıca Gözlem Kitap adında büyük bir yayınevi vardır.

Türk Yahudileri arasında değişik üniversitelerde görevli çok sayıda öğretim üyeleri, ticaret-sanayi ve serbest mesleklerin her dalında ün yapmış işadamları, yazarlar, tarihçiler, sanatçılar ve basın mensupları da bulunmaktadır.

MAVİ MARMARA VE İSRAİL’İN KANLI ŞEREF(!) MADALYASI

Türkiye Cumhuriyet sınırları içerisinde bugüne kadar Yahudi cemaatine, İsrail halkına tarih boyunca hiçbir devletten ve milletten görmedikleri imkânlar sunulmuş, “yurtta sulh dünyada sulh” anlayışının gereği olarak günümüze kadar da devam ettirilmiştir. Son zamanlarda yaşanan gelişmeler ise bu tarihi ilişkileri zedeleyecek, ipleri kopma noktasına getirecek durumdadır. İsrail’deki Netenyahu hükümeti Gazze’ye yardım amaçlı yol alan yardım gemisine hem de uluslararası sularda sivilleri öldürme amaçlı bir hareket düzenlemiştir.[7] Mavi Marmara olayı olarak tarihe geçen bu saldırı İsrail’in “katil devlet” unvanını şereflendirecek(!) bir madalya olarak adeta bir kara leke misali yakasına yapışmış bulunmaktadır.

Süreç içerisinde İsrail’den bu hal karşısında özür dilemesini, Gazze’deki ablukayı kaldırmasını ve ölenlerin yakınlarına tazminat ödemesini isteyen Türkiye Cumhuriyeti’nin diplomatik tüm girişimleri sonuçsuz kalmıştır. Netenyahu hükümeti, gizli-açık tüm diplomatik görüşmelere olumlu yanıt verebilme cesaretini gösterememiştir. BM bünyesinde kurulan araştırma komisyonunun raporu ise geçtiğimiz günlerde gün ışığına çıktı.

BM özel komisyonunun Mavi Marmara raporunun açıklanmasıyla Türkiye’nin genel manada İsrail’den ‘diplomatik gol’ yediği manzarası oluştu. İşin doğrusu, mevcut BM sistemindeki statüko yerli yerinde durdukça, böylesi manzaralar kaçınılmaz hal almıştır. Hal böyleyken Türk dış politikası için bilmem kaçıncı kez ‘çöktü’ klişesini kullananlardan artık gına geldi. BM özel komisyonunun hiçbir yaptırım gücü olmayan raporunu ‘aşağılık kompleksinin’ bir başka tezahürü haline getirmek gereksiz bir diplomatik yaklaşımdır. Bunun için ilk şart ise durumdan vazife çıkarıp kendimize göre endişe ve sıkıntı oluşturmamaktır.

Rapor bu hali ile kendi hukuki olma durumunu da kendisi sorgulamaktadır. Elbette başkanlığını Yeni Zelanda’nın eski lideri Geoffrey Palmer’ın, yardımcılığını ise Kolombiya’yı ‘Latin Amerika’nın İsrail’i diye nitelemiş, ülkesinde İsrail’den alınma silahlarla binlerce sivili katletmiş ‘ölüm tugaylarını’ yönetmiş, uyuşturucu kartelleriyle bağlantılı eski Kolombiya Başkanı Alvaro Uribe’nin yaptığı heyetin raporunun, uluslararası hukukla alakası olmadığının dünya âlem farkındadır. Raporda belirtilen şu cümleler ise dikkat çekici: “Çok fazla yasal analiz siyaseten paralize olma tehdidini getirir… Mavi Marmara’da yaşananların hukuken savunulabilir olup olmadığı önemli. Yasal meseleler, heyetin analizinin gerekli bir unsuru olmakla birlikte, tek başına kâfi değildir.”[8] Yani heyet, ‘hakikatlere yahut uluslararası sözleşmelere dayalı bir yasal analiz peşinde olmadığını’ kendisi açık seçik kabul etmektedir.

Yabancı bir gemiye müdahale ve abluka koşullarını belirleyen Deniz Hukuku ve San Remo El Kitabı ortadayken, ‘Gazze’ye silah ve mühimmat sokulmasının engellenmesi’ gibi güvenlik argümanlarıyla, İsrail’in Gazze ablukasının ‘yasal olduğu’ öne sürülüyor. 2007’de İsrail insan hakları grubu Gisha’nın ele geçirdiği İsrail ordu belgesi, Gazze’deki ablukanın amacının silah filan değil ekonomik savaş olduğunu belgelemişken, bunu eski Başbakan Ehud Olmert’in danışmanı Dov Weisglass, “Filistinlileri diyete sokmak, ama açlıktan ölmemelerini sağlamak…” diye ilan etmişken! Bu hali ile rapora bakacak olursak eğer “Eh oldu olacak İsrail işgalini de yasal ilan ediverin, olsun bitsin!” demek geliyor insanın içinden.[9]

Sonra sabahın körü hiç ikaz etmeden 72 mil açıkta, uluslararası sulardaki gemiye çıkıveren İsrailli komandoların, tabak, çatal ve bıçaklı ‘bir grup yolcudan kaynaklanan organize ve şiddetli direniş’ karşısında ‘savunma yaptıkları’ tespiti komik kaçıyor. Nihayetinde raporda, İsrail’e “Münasip bir üzüntü beyan edin, tazminat ödeyin”, Türkiye’ye de “Anladık dokuz vatandaşınız öldü ama bölgede durum malum, siz de artık uzatmayın” deniliyor.[10]

Türkiye’nin beklentisi rapor da değildi, kanlı baskına dair işin asıl uzmanı olan BM İnsan Hakları Komisyonu’nun raporu zaten ortada. Türkiye İsrail’den ‘müttefiklik hukuku’ icabı ‘özür ve tazminat’ alacağını umdu. Bunu ikili müzakereler yoluyla elde etmeye çalıştı. Sorun şu ki, İsrail Türkiye’nin bölgede inşa etmeye çalıştığı vizyonu anlamaya anlamak istemedi, zaten anlamak da işine gelmiyor.

Kuralına göre oynamak açıkçası İsrail’in, nüfusuyla, siyasi ve ekonomik potansiyeliyle Türkiye’yi ‘bölge gücü’ olarak kabul etmesi; Filistin sorununa adaletli bir çözüm bulunmasına onay vermesi, böylelikle orta yerinde yaşamak durumunda olduğu Müslüman coğrafyayla barışıp bölgesinin ‘yerlisi olması’ gibi hususları gerektiriyor. Hayalci değil mi? Elbette. Zira böylesi bir durum, gücünün büyük bir kısmını Amerika’daki Yahudi lobisinden alan İsrail’in ‘İsrail olmaktan vazgeçmesi’ anlamına geliyor.

Nüfusunun yüzde 20’sini Arapların oluşturduğu, biteviye savaş koşullarında yaşayıp giderek Apartheid devleti[11] haline gelen 7 milyonluk İsrail’in arzusu doğrultusunda statüko yerli yerinde dursa/duracak olsa iyi. new balance 1300 Gel gör ki, Ortadoğu coğrafyasında bir süredir yaşananlar buna işaret etmiyor. Lakin İsrail, Türkiye’nin anlatmaya çalıştığını anlayamadığından orta/uzun vadede İsrail’in kurulduğundan bu yana var olan ‘meşruiyet krizinin’ daha da derinleşmekten öte bir yere varmayacağını söylemek gayet mümkün.

Nihayetinde Türkiye, bundan böyle yaptırım kararını aldı. İsrail’le diplomatik ilişkiler 2. kâtip düzeyine indirildi, askeri işbirliği tümden dondurdu. İsrailli askerler ve yetkililerin işledikleri savaş suçlarından ötürü yasal prosedürler zorlanacak, Lahey Adalet Divanı’nda uzun ve zorlu hukuk süreçleri devreye sokulacak. En dikkat çekici olanı ‘Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de en fazla kıyısı olan ülke olarak seyrüsefer serbestîsini temin etmek için her türlü önlemi almasıdır. Türkiye’nin izahat verip elini açık etmesi beklenemez. Ama ilk akla gelenler Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Mısır üzerinden Gazze’ye gitmesi, Doğu Akdeniz’de devriyeler, sivil gemilere eskortluk, Kıbrıs Rum Kesimi’nin İsrail’le ortaklaşa petrol ve doğalgaz aramalarında rahatsızlık unsuru olunmasını içeren ‘daha agresif bir süreç’.

Ama hepsinden mühimi İsrail’in bölgede Türkiye’yi tümden kaybetmesi. Mısır ve Suriye’de sürecin nerelere evrileceği meçhulken, Amerika’nın desteklediği Arap isyanlarının İsrail’e yansımaları henüz hesaplanamazken ve Filistin Yönetimi’nin BM’de bağımsız devlet olarak tanınma olasılığı kapıdayken, Türkiye’yi kaybetmenin İsrail için bedeli muhakkak olacak.

Bölgede dengeler değişir, 40 yıllık diktatörlükler çöker, haritaların yeniden çizileceği bir döneme girilirken, Türk dış politikasında kaçınılmaz biçimde ekonomik yaklaşımların ötesinde siyasi ve askeri bir paradigma şekilleniyor. Sorun yeni siyasi ve askeri paradigmanın ‘üstesinden gelinip gelinemeyeceğinde’, elbette buna Türkiye’nin ‘gücünün yetip yetmeyeceğinde’…

İSRAİL İŞİNE GELMEZSE ÖLDÜRÜR DE!

Birleşmiş Milletler’in hazırladığı Palmer raporunu kendi lehine olduğu için benimseyen İsrail, işine gelmediği takdirde BM yetkililerini vurdurtmaktan bile çekinmemişti. 1948’de Kudüs’teki BM arabulucusu İsveçli Kont Folke Bernadotte bile öldürülmüş, Kont’un katili Yitzak Şamir’de seneler sonra İsrail’in başbakanı olmuştu.[12]

İsrail’in kuruluşundan yana BM’nin verdiği kararlar noktasında benimsediği değişmez bir tavrı vardır; eğer o karar işine geliyorsa hemen benimser, her konuda da tepe tepe kullanır. Ama hoşuna gitmeyen bir karar olursa kabul etmemek bir yana BM’nin görevlilerini gözünü kırpmadan öldürür. Öldürmekle de kalmaz, katillerini Başbakanlık koltuğuna da oturtur. İşte bunun ilk ve en fazla ses getiren örneği bundan tam 63 sene önce dünya gündemini aylarca meşgul etmiş Kont Bernadotte cinayeti.

Wisborg Kontu Folke Bernadotte, İsveç Kralı Beşinci Gustaf’ın yeğeni ve İsveç Kızılhaç’ının başkanı idi. İkinci Dünya Savaşı yıllarında Kızılhaç adına İsveç ile Almanya arasında mekik dokudu, binlerce Yahudi’yi gaz odasından kurtardı. Savaşın bitmesinden sonra Filistin’deki İngiliz himayesi sona erdi ve yeni kurulmuş olan Birleşmiş Milletler Teşkilatı, Kont Bernadotte’u 1948 Mayıs’ında Araplar ile İsrailliler arasında arabuluculuk yapması için Kudüs’e gönderdi.

O gün yaşanan anlaşmazlıklarla bugün yaşanan anlaşmazlıklar arasında sınırlardaki farklılıklar dışında hemen hemen hiçbir fark yoktu. BM, Kudüs’ün statüsü ve geleceği konusunda Kont’un hazırladığı planı 1948’in yaz aylarında resmi çözüm olarak kabul etti. Plana göre Yahudiler ve Araplar Kudüs’ün idaresi konusunda tek başlarına söz sahibi olmayacaklar, şehre milletlerarası bir kimlik verilecekti. Plana ilk tepki Filistin hâkimiyetine son vermeye çalışan İsrail yer altı örgütlerinden geldi ve silahlı örgütler hedef olarak Kont Bernadotte’u seçtiler. Hedefi vurma işini kısaca “LEHI” diye bilinen İsrail Özgürlük Savaşçıları (Lohamei Heruth Israel)’in milisleri üstlendi. LEHI’nin üç genç lideri vardır, Kont’un öldürülmesi fikrini de bu genç liderlerden biri olan Yitzak ortaya atmıştı ve hedef 1948’in 17 Eylül’ünde ortadan kaldırıldı. Silahlı altı milis, o sabah Kudüs’ün Yahudilerin kontrolündeki batı tarafında bir toplantıya giden Kont’un otomobilinin ve konvoydaki diğer iki arabanın önünü kesti. Dört kişi araçların tekerleklerine ateş açtı, iki kişi de ellerinden otomatik Schmeisser tüfeklerinin kurşunlarını Chrysler marka otomobilin içine boşalttı. Vücuduna altı kurşun saplanan 54 yaşındaki Kont ve yanında oturan Fransız temsilci hemen orada can verdiler. [13]

Dünya kamuoyu ayağa kalktı, İsrail hemen tutuklamalara başladı, yüzlerce kişinin ifadesi alındı ve birkaç gün sonra “katillerin bulunduğu” açıklandı. Ama aradan aylar geçti, yakalandıkları açıklanan katillerin hiçbiri mahkemeye çıkartılmadı ve yeterli delil elde edilemediği gerekçesiyle serbest bırakıldılar. İsrail, BM’ye “Güvenlik tedbirlerini almadığı için Kont’un bir suikasta kurban gitmesinde devlet olarak hatası bulunduğunu” bildirdi. Ve ailesine verilmek üzere 54 bin 628 dolar tazminat vermekle yetindi. Cinayetin üzerinden seneler geçti, araya savaşlar, katliamlar ve hiç bitmeyecek mücadeleler girdi. LEHI de zamanla dağıldı ama örgütün ismi İsrail’de bir “kuruluş efsanesi” haline geldi. LEHI, suikasttan tam 35 sene sonra, 1983’te yeniden gündeme geldi: Örgütün liderlerinden olan ve Kont Bernadotte’un ölüm kararını veren Yitzak ismindeki terörist bu defa İsrail’in başına geçmişti. Adı artık Yitzak Şamir idi ve İsrail’in başbakanıydı.

TÜRKİYE BUNDAN SONRA NE YAPMALI?

Nasıl bir devlet(!) ile dünyanın karşı karşıya olduğunu göstermesi açısından yukarıda bahsedilen yaşananlar ibret verici bir durumdur. Bize gelirsek; ülkeler için bazı anlar önemlidir. Bunların başında ‘yükseliş anı’ vardır. Yükselişin iyi yönetilmesi gerekir çünkü tırmanışa geçen ülkeyi aşağı çekmek ve yere çakmak isteyen güç odakları, devletler olur.

Türkiye de tam böyle bir yerde. Demokrasisi pekişiyor, ekonomisi gelişiyor, bölgede ve dünyada itibarı artıyor. Üstelik bu, ‘toplum odaklı’ topyekûn bir süreçle gerçekleşiyor. İşin içinde her boydan şirketler, sivil toplum kuruluşları, eğitim kurumları ve cesur girişimci bireyler var. Yani kendi dinamikleri olan sivil bir kalkınma, yayılma dalgası egemen. Talep de, nüfuz da, itibar da alttan geliyor.

Sonuçta Türkiye’nin küresel görünürlüğü ve etkisi yükseliyor. Öyle ki, 11 Eylül olaylarından sonra ortaya çıkan “İslam terörü” yaygarasından Ortadoğu’da her aktör ne çıkar sağlayabilirim diye düşündü. İsrail, Filistin’i bunu kullanarak ezmeye çalıştı. mu legend zen Bütün dünyayı İslam karşısında birleştirme senaryosu 11 Eylül’den sonra Samuel Huntington gibi bir adamın medeniyetler çatışması tezini ortaya atması tesadüf değildir. Amerika yükselen ekonomik değerler Almanya, Japonya ve Çin’e karşı Irak ve Afganistan’a girerek gözdağı vermeye çalışıyor. Ve siz ne kadar gücünüz arttırabilirseniz arttırın, Ortadoğu’nun petrolleri benim elimde diyerek gözdağı veriyor. Tam da bu aşamada dünyanın gözü üzerimizdedir. cheap ugg boots Gün geçmiyor ki bu güç ve yükseliş dünya medyası, düşünce kuruluşları ve analistler tarafından ele alınmasın. Dünyanın her yanında Türkiye üzerine çalışmalar yapan, analizler ve kitaplar yazan insanların sayısı hızla artıyor. Son yıllarda yolu Ankara’dan geçen devlet adamı, gazeteci ve analistler Türkiye’nin dönüşümünü, yükselen gücünü, bölgesel politikasını anlamaya çalışıyorlar. İşte o isimlerden biri olan Financial Times gazetesinin etkili yazarlarından Philip Stens, ‘yeni Türkiye’ fotoğrafını doğru okuyan batılı yazarlardan biriydi. Şöyle yazmıştı:

‘Bir zamanlar Batı’nın parçası olmak, Washington’un dediği her şeyi yapmak anlamına geliyordu. Bugün Türkiye’nin kendi çıkarları, hakları ve fikirleri var. Pek çok Amerikalı ve bazı Avrupalılar için bu durum sinir bozucu. Onların hayalindeki Türkiye, Batı’nın masasındaki herhangi bir koltuk karşılığında onlara sonsuza dek borçlu ve minnettar hissedecek bir ülkeydi. İşin ironik yanı şu: Yeni ve kendisine daha çok güvenen Türkiye eski uysal haline kıyasla Batı’ya çok daha fazla şey sunacaktır. Kendi fikrine sahip olan Türkiye’nin Ortadoğu ve Müslüman dünyadaki stratejik inandırıcılığı daha fazla. İşte Batı’nın gerçekten de kaybetmemesi gereken Türkiye bu.”[14]

Türkiye’yi en iyi tanıyan Amerikalı eski istihbaratçılardan Graham Fuller, Amerikan yönetimlerine bu gerçeği görmelerini yıllardır tavsiye ediyordu:

“Washington, Türkiye’nin Ortadoğu’da giderek güçlü bir rol oynayacağını, fakat bu rolü oynarken kendi ulusal çıkarlarını gözeteceğini anlamalı. Bağımsız tutum alan bir Türkiye ABD ile periyodik ihtilaflar yaşayacaktır, fakat bunun ille de zarar verici olması gerekmiyor. Eğer ABD eski güvenilir müttefik modelini dayatmak yerine kendi bağımsız bölgesel ilişkilerini kurmasına izin verirse Türkiye’nin bölgedeki istikrara katkıda bulunması mümkün olabilecektir.”[15]

Demokrasisinin artan kalitesi, ekonominin etkinliği, toplumun cevvaliyeti Türkiye’yi bölgede bir ‘yumuşak güç’ haline getirdi. Bölge ülkelerinin gücünden korktukları bir ülke değil, başarılarına ‘öykündükleri’ bir ülke… Krizlere dayanıklı bir ekonomi, değişimi ve başarıyı kovalayan bir toplum ve meşruiyeti tartışmasız bir siyasal iktidarı var. Türkiye’nin etkisini, tepkisini, katkısını hesaba katmadan bölgesel konuları konuşmak mümkün değil artık.

Şuna da dikkat çekmekte fayda var; bir ülkenin en dikkatli olması gereken dönemin ‘yükseliş’ dönemi olduğunu düşünüyorum, tıpkı bir uçağın kalkış anı (take off) gibi. Ülke olarak yükselişteyseniz etrafınızda bundan memnuniyet duyacaklar kadar rahatsız olacaklar da vardır.

Siz yükselirken, bölgede nüfuzunuz artarken birileri de düşüş halindedir. Hatta siz yükselerek birilerini aşağılara çekiyor olabilirsiniz. nike air max femme avis Yükselen ülke olarak etrafta kıskançlıklar da yaratırsınız, düşmanlıklar da… Başınıza bir ‘yol kazası’ gelmesi için tuzaklar kurulabilir, destekler verilebilir ve hatta bizzat siz ülke olarak ‘dolduruşa getirilebilirsiniz’.

Hillary Clinton, 2009 yılında Amerika’nın en etkili düşünce kuruluşlarından The Council of Foreign Relations (Dış İlişkiler Konseyi)’da Amerikan dış politikasının temel prensiplerini açıklarken bundan böyle küresel alanda “yükselen güçlere” önem vereceklerini söylemişti. Bunlardan biri de Türkiye idi.[16] Lakin süregelen zaman diliminde Obama yönetiminin söylemleri uygulamada kendini gösterememiş ve Yahudi lobisine karşı koyamayarak uluslararası zeminlerde fiilen “haydutluğun hamiliğini yapar”[17] durumuna düşmüştür.

İşte bu son nokta da önemlidir; dolduruşa gelmek, getirilmek. Yükselen ülkede hükümet de toplum da dünyaya daha bir gururla ve özgüvenle bakmaya başlamıştır. Yükselme anı tehlikelidir, diyorum; çünkü yükselen güç özgüven patlaması yaşar ve mevcut gücünü aşan işlere kalkışabilir. Risk buradadır. Rakipler, rahatsızlar olanlar, gücü göreceli olarak azalanlar ‘yükselen güç’ün ‘yere çakılması’nı isterler daha sağlam, sarsılmaz bir noktaya ulaşmadan önce.[18]

Türkiye yukarıda çerçevelemeye çalıştığımız aşamadadır: İçerde Kürt sorunu ve asker-sivil ilişkilerinde yaşanacak derin bir kriz, dışarıda İran, Suriye ve İsrail’le patlayacak bir çatışma ‘yükselen Türkiye’yi yere çakmak isteyenler’ için bulunmaz bir fırsat sunar. Bu risk alanlarında hükümet çok dikkatli olmak zorundadır. Bunlardan birinde ‘güç sarhoşluğu’na düşüp ‘sert ve çatışmacı’ bir noktaya yönelmek Türkiye’nin yükselişini durdurabilir. Ülkeyi bu önemli ‘take off’ aşamasına getiren hükümetin fevri davranışlara girmek yerine hesabını iyi yapması daha faydalı bir politika olacaktır. Türkiye, rotasında doğru yolda ilerlemektedir; bu yolda ilerlerken çatışma ve fevri çıkışlara değil, zamana, daha doğrusu istikrara ve barışa ihtiyacı var. oakley femme Yükselişi gerçekleştirmek kadar yönetmek de önemlidir. Orta Doğu’nun şımarık çocuğu İsrail’i bu kendinden emin ve istikrarlı politikalarıyla “one-minute”, alçak koltuk ve Mavi Marmara krizlerinde uyguladığı beklenmedik ve marur kriz yönetimiyle şimdiden şamar oğlanına çevirmiş durumdadır.


[1] GROTHUSEN, Klaus-Derlev; “1933 Yılından Sonra Alman Bilim Adamlarının Türkiye’ye Göçü”, Belleten, sayi 180 T.T.K Ankara s.537.

[3] “Musa’nın Necip(!) Evlatları Bilsinler ki”, Orhun Dergisi, sayı 7 s.139-140 1934

[4] DÜZGÜN, Mücahit; Cumhuriyet’in İlanından İsrail’in Kuruluşuna Kadar Türkiye’deki Yahudiler, s.66-72.

[5] Ulus Gazetesi, 26 Ocak 1938

[14] STEPHENS, Philip; The Financial Times, 18 Haziran 2010.

[15] FULLER, Graham; The Wasington Quarterly, Summer 2004, Mythes ans Realities, 24.08.2004, Radikal.

[16] CLINTON, Hillary; The Council of Foreign Relaions’daki Konuşması, 15 Temmuz 2010.

[17] ZENGİN, Gürkan; Hoca, Türk Dış Politikası’nda “Davutoğlu Etkisi”, İnkilap Kitapevi, 2010: İstanbul, s.


No comments yet... Be the first to leave a reply!

Leave a Comment

 

— required *

— required *