PLANLI KENTLEŞME VE İSTANBUL

Kent, sözlük anlamı olarak “nüfusunun büyük bölümünün ekonomik faaliyet alanı olarak ticaret, sanayi, yönetim ve hizmetle ilgili işlerle geçimini sağladığı toplumsal ve kültürel bir örgütlenmenin olduğu yerleşim alanı‟ şeklinde ifade edilir. Kentler, toplumsal ve siyasal örgütlenmelerin ağırlık kazandığı, içindeki yoğun nüfusu oluşturan bireylerin hem kendi aralarında hem de toplumsal yapının kurumlarıyla etkileşim ve iletişimlerinden kaynaklanan bir değerler, kent yaşamının oluştuğu yerleşim birimleri olarak da tanımlanabilir. Sosyolojik açıdan ise kentleri, geleneksel ekonomik faaliyetler dışında yoğunlaşılan, iş dallarında büyük farklılaşmalara bağlı olarak meslekleşmenin arttığı, aşırı bir örgütlenme ve yapılanmanın olduğu ve büyük nüfus birikimlerini barındıran yerleşim alanları olarak tanımlamak daha uygun olmaktadır.

 Kentleşme, bir toplumsal süreç olarak kent tanımına uygun bir şekilde göreceli olarak dar bir alanda yerleşen büyük bir nüfus birikimini, yeni bir fiziksel ve sosyal yapısallaşmayı, karmaşık bir ilişkiler ağını, iş dallarının farklılaşmasını ve birlikten, bireyselliğe geçilen kendine özge bir kültürel sistemin meydana gelmesini ifade eder. Kentlileşmenin temel öğeleri ailenin biçimsel olarak küçülmesi, akrabalık ilişkilerinin göreceli olarak zayıflaması, kadının aile içindeki rolünün değişmesi ve belli oranda da olsa ekonomik bağımsızlığını elde etmesi, ailenin kimi temel fonksiyonlarının toplumsal kurumlara devredilmesi, tüketim harcamalarının artması, geleneksel iş ve boş zaman değerlendirme alışkanlıklarıyla komşuluk ilişkileri, dinlenme, eğlence ve benzer alanlardaki tutum ve davranışları şeklinde özetlenebilir.

 Türkiye’de ve özellikle ülkenin metropol alanı durumundaki İstanbul, benzer büyüklükteki Mısır ve Latin Amerika dahil pek çok diğer ülkenin büyük kentleri ne fiziksel ne de toplumsal yapı açısından örgütlenememiş dolayısıyla da kültürel bir bütünlüğe ulaşamamıştır. Bunun gözlemlenebilen sonucu ise belirgin sosyo-ekonomik ayrılıklarıyla birlikte kültürel farklılıklardan kaynaklanan iletişim kopuklukları ve pek çok alanda yeni toplumsal sorunların doğması olacaktır. İstanbul’un kentsel sosyal örgütlenmesini dinamik ve yapısal odaklardan incelediğimizde dinamik açıdan yaklaşarak kırsal alanlardan göç hareketi ve yeni gelenlerin kente adaptasyonunu gözlemlemekteyiz. Yapısal olarak ise, bireyin yaşam tarzını belirleyen kültürel yapının temel unsurları da böylece değişime uğramaya başlamaktadır. Bu unsurlar aile, dil, din, ahlak kuralları, bilgi edinme, dinlenme, boş zaman değerlendirme ve eğlence olarak genel başlıklar halinde bile sıralandığında kente uyum sürecinin kapsamı genişledikçe bireyin genişleyen etkileşim hacmi onu bir kültürel değişime itmektedir. Önce aile içi ilişkilerde başlayan tutum değişiklikleri ekonomik gelişme derecesine göre dayanışma ve yardımlaşmayla ilgili davranış kalıplarını, kadın-erkek ilişkilerinde ve dini inançlardan kaynaklanan pratiklerin (ibadet alışkanlıkları) ve dış toplumsal yaşama katılmada kendini göstermektedir.

 Bu perspektiften konuya tekrar dönecek olursak, kentlerin, kendilerine kent olma özelliğini veren kent yönetim birimlerinin iki büyük kültürel görevi vardır. Bunlardan birincisi maddi kültür mirasını korumak, diğeri ise ülkenin temel (milli) kültürel değerlerine uygun bir yapılaşmayı sağlamasıdır. Günümüzde bir beton yığınına dönen büyük kentlerin insanlara içinde yaşanmaktan haz duyulacak ve kendi öz kültürünü yaşatabilecek yerleşim birimleri olması gerekmektedir. Bu gün Türkiye, ne yazık ki tarih boyunca var olmuş en büyük kentini, eski bir payitahtın başkentini, günümüzün en büyük metropoliten alanı olan; ancak giderek bir büyük köy görünümünü alan İstanbul kentinin dünyaca ünlü siluetini değiştirme yolundadır. İslam kültürünün en önemli maddi öğelerinden olan camiler ve minarelerinin oluşturduğu kent profili bugün değişmektedir. Hiç şüphesiz kentlerin büyümesi, modern mimari anlayışının gereklerinden olan ve aynı zamanda ekonomik ve sosyal örgütlenmenin sonucu olarak kompleks ticaret merkezleri ve gökdelenler inşasına engel olmayacaktır.

 Sonuç olarak İstanbul’da, planlı kentleşme sürecinin bağımsız bir oluşum değil, tam aksine diğer sosyal ve ekonomik süreçlerle birlikte etkili olması, nüfus yapısında sürekli bir hareketlilik doğurması ve genel olarak Türkiye’nin de siyasal ve ekonomik düzenine göre bir sosyal yapılanmaya sebebiyet vermesi dikkate alınması gereken birinci husustur.


No comments yet... Be the first to leave a reply!

Leave a Comment

 

— required *

— required *